0

Semir Güzel/Türkiye Davası (Başvuru No. 29483/09)

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

SEMİR GÜZEL/TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru no. 29483/09)

KARAR

STRAZBURG

13 Eylül 2016






İşbu karar, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. paragrafında öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Semir Güzel/Türkiye davasında,
Başkan,
Julia Laffranque,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla oluşturulan ve Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 23 Ağustos 2016 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakerelerin ardından, aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı Semir Güzel’in (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (“AİHM” veya “Mahkeme”) 6 Mayıs 2009 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (no. 29483/09) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Diyarbakır Barosuna kayıtlı Avukatlardan M. Beştaş ve M. Danış Beştaş tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranın ifade ve toplantı özgürlüğü hakkına müdahale edildiği iddiasına dair şikâyet, 7 Ocak 2014 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir ve başvurunun geri kalan kısmı, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. Maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez bulunmuştur.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
3. Başvuran, 1968 yılında doğmuştur ve Diyarbakır’da yaşamaktadır.
4. Söz konusu olayların yaşandığı dönem, başvuran, Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR) genel başkan yardımcısıydı.
5. 4 Ocak 2004 tarihinde, parti, Ankara’da bir restoranda birinci olağan kongresini düzenlemiş ve bu kongrede, başvuran, delegeler tarafından kongrenin divan başkanı seçilmiştir.
6. 28 Şubat 2005 tarihinde, Ankara’da görev yapan bir cumhuriyet savcısı, başvuran dâhil olmak üzere HAK-PAR’ın on üç üyesi hakkında, diğer gerekçelere ilaveten, kongre esnasında Kürtçe afişler asıldığı ve delegelerin yaptığı konuşmalarının çoğunun Kürtçe yapıldığı gerekçesiyle, 2820 sayılı Kanunun 81. Maddesinin (c) fıkrasını ihlal ettiklerinden dolayı, Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’ne iddianame sunmuştur.
7. Asliye ceza mahkemesinde, başvuran, bazı delegeler Kürtçe konuşma yaptığında divan başkanı olarak müdahalede bulunmadığını kabul etmiştir. Bu bağlamda, HAK-PAR’ın kurucu üyesi olarak, Kürtçenin hayatın her alanında kullanılması gerektiğine inandığını, Kürtçe konuşan kişilerin ana dilinde konuştuğunu ve insanları ana dilinden başka bir dilde konuşmaya zorlamanın kendisi için ne yasal ne de etik olduğunu ifade etmiştir. Avrupa Birliği üyelik kriterleriyle uyumlu olarak çıkarılan kanunlar ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin hükümleri dikkate alındığında, bu konuşmaların suç teşkil edemeyeceğini savunmuştur. Bu bağlamda, başvuran, 2820 sayılı Kanunun ilgili hükümlerinin Anayasa’ya aykırı olduğunu da ileri sürmüştür.
8. 7 Aralık 2005 tarihinde, Asliye Ceza Mahkemesi, sanıkların davanın ertelenmesi ve Anayasa’nın ilgili hükümleriyle uyumlu olup olmadığının incelenmesi amacıyla davanın Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmesine dair başvurusunu reddetmiştir.
9. 14 Şubat 2007 tarihinde, Ankara Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranı belirtilen suçlardan mahkûm etmiştir. Mahkeme, özellikle, kongrede bulunan ve devletin görevlendirdiği müfettişin uyarılarına rağmen, başvuranın, 2820 sayılı Kanunun 81. Maddesinin (c) fıkrasını ihlal ederek, bazı delegelerin Kürtçe konuşmasına izin vermeye devam ettiğini göz önünde bulundurmuştur. Başvuran, bir yıl hapis cezasına mahkûm edilmiştir.
10. 23 Mart 2011 tarihinde, Yargıtay, Asliye Ceza Mahkemesinin Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. Maddesi uyarınca sanıklarla ilgili hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarını dikkate almadığı gerekçesiyle, mahkemenin verdiği kararı bozmuştur.
11. 6 Aralık 2011 tarihinde, Ankara Asliye Ceza Mahkemesi, ilgili kanunlarda belirtilen zaman aşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle, başvuran ve diğer sanıklarla ilgili ceza davasının ortadan kaldırılmasına karar vermiştir.
II. İLGİLİ ULUSAL MEVZUAT VE UYGULAMALAR
12. 2820 sayılı Kanunun siyasi partilerin tüzükleri ile ilgili 81. Maddesinin (c) fıkrası (24 Nisan 1983 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştır) aşağıdaki gibidir:
Azınlık yaratılmasının önlenmesi:
“Siyasi partiler
(c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plaklar, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamaz ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.”
13. Söz konusu dönemde, 2820 sayılı Kanunun 117. Maddesi, 2820 sayılı Kanunun Dördüncü Bölümünde yasaklanan fiilleri işleyenler için en az altı ay hapis cezası öngörmüştür.
14. 12 Ocak 2012 tarihinde, Anayasa Mahkemesi, 117. maddeyi anayasaya aykırı bulmuş ve iptal etmiştir (Esas No: 2011/62, Karar No: 2012/2). Anayasa Mahkemesi, verdiği kararda, söz konusu kanunun 78 ila 96. Maddelerinde belirtilen yasakların birer tüzel kişilik olan siyasi partilere uygulandığını belirtmiştir. Ancak, 117. maddenin uygulanması marifetiyle, bu hükümlerin bireylere de uygulanabileceği görülmüştür. Mahkeme, Anayasa’nın 38. maddesinde öngörüldüğü üzere, siyasi partilere yönelik yasaklanan eylemlerden dolayı bireylerin soruşturulmasının, suç ve cezaların kanuniliği ilkesine aykırı olduğunu kabul etmiştir. Mahkeme, özellikle, söz konusu Kanunun Dördüncü Bölümünde belirtilen yasaklardan hangilerinin bireylere uygulanabileceğinin açık ve net olmadığını ifade etmiştir. Uygulanacak yaptırımın, bireylerin siyasi partideki sıfat ve konumlarını dikkate almayarak ayrım gözetmediği vurgulanmıştır. Bu yüzden, Mahkeme, siyasi faaliyette bulunan geniş bir kitleyi hiçbir ayrım gözetmeksizin ceza tehdidi altında bırakan bu hükümlerin, bireyler için yeterli derecede öngörülebilir olmadığı yönünde karar vermiştir.
15. Yukarıda belirtilen karar, 5 Temmuz 2012 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmış ve 5 Ocak 2013 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10 ve 11. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
16. Başvuran, divan başkanı olduğu siyasi parti kongresinde bazı delegelerin Türkçe yerine ana dilleri olan Kürtçe konuşmasını engellemediği gerekçesiyle yargılandığı ve mahkûm olduğu için şikâyette bulunmuştur. Bunun, Sözleşme’nin 10 ve 11. maddelerinde belirtilen haklarının ihlali olduğunu öne sürmüştür.
17. Mahkeme, başvuranın şikâyetinin sadece Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında değerlendirilmesini uygun bulmuştur. Söz konusu maddenin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar...
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi .... için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
A. Kabul edilebilirlik
18. Hükümet, başvuranın, kendisi aleyhinde açılan ceza davasının zaman aşımına uğramasından dolayı düşmesi sebebiyle, Sözleşme’nin 34. Maddesi kapsamında mağdur olmadığını ileri sürmüştür. Bu doğrultuda, Hükümet, Mahkeme’den, başvurunun Sözleşme hükümleriyle kişi bakımından bağdaşmaz olduğunu beyan etmesini ve başvuruyu reddetmesini talep etmiştir.
19. Başvuran, özellikle bu konuda herhangi bir beyanda bulunmamıştır.
20. Mahkeme, Hükümetin başvuranın mağdur konumuyla ilgili itirazının, başvuranın 10. maddede belirtilen ifade özgürlüğü hakkına müdahale edilip edilmediği konusunun incelenmesiyle ve bu nedenle davanın esasıyla yakından ilgili olduğu kanaatine varmıştır. Bu doğrultuda, Mahkeme, Hükümetin bu konudaki itirazına dair incelemenin, esasa ilişkin incelemeyle birleştirilmesine karar vermiştir (bk. örneğin, Altuğ Taner Akçam / Türkiye, no. 27520/07, § 51, 25 Ekim 2011, ve Dilipak / Türkiye, no. 29680/05, § 38, 15 Eylül 2015).
21. Mahkeme, ayrıca, başvurunun, Sözleşme’nin 35/3 Maddesi kapsamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını, dolayısıyla kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
B. Esas
1. Tarafların beyanları
22. Başvuran, iddialarını ileri sürmüştür. Özellikle, 2820 sayılı Kanunun 81. Maddesinin (c) fıkrasının amacının azınlık yaratılmasını önlemek olduğunu ve dolayısıyla mevcut azınlığın, Kürtlerin, dilini kapsamadığını beyan etmiştir. Parti kongresinde bazı delegelerin Kürtçe konuşmuş olmasının, azınlık yaratılması amacına hizmet ettiği şeklinde yorumlanamayacağını da belirtmiştir. Başvuran, 2820 sayılı Kanunun ilgili hükümlerinin Anayasa’ya ve Lozan Anlaşması’na uygun olmadığı hususunda ısrarcı olmuştur. Konuşmalarının içeriğinin ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu ve parti delegelerinin kongre katılımcılarının çoğunun daha iyi anlayabileceği bir dilde konuşmayı tercih etmesinin Anayasa veya uluslararası anlaşmaların ihlali olmadığını beyan etmiştir. Bu bağlamda, başvuran, HAK-PAR’ın Kürtleri temsil eden bir parti olduğunu vurgulamıştır. Kendi hak ve özgürlüklerine müdahalede bulunulmasının, Kürtlerin kendi dilini kullanmasını engelleme ve böylece Kürt kültürü ve dilini ortadan kaldırma arzusundan kaynaklandığı görüşünü ileri sürmüştür.
23. Hükümet, Mahkeme’nin dikkatini, Anayasa Mahkemesi’nin 12 Ocak 2012 tarihli kararına çekmiştir (bk. yukarıdaki 15. paragraf). 2820 sayılı Kanunun 81. Maddesinin (c) fıkrasının ihlalinin artık bir suç teşkil etmediğini belirtmiştir. İddialarını desteklemek amacıyla, iki Yargıtay kararının kopyasını sunmuştur.
24. Esasa ilişkin olarak, Hükümet, 2820 sayılı Kanunun 117. Maddesinin başvurana verilen ilk ceza için yasal dayanak teşkil ettiğini ve bu müdahalenin, Sözleşmenin 10/2 Maddesi kapsamında, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması ya da kamu düzeninin sağlanması veya suç işlenmesinin önlenmesi gibi "meşru amaçları" gözettiğini ifade etmiştir. Hükümet, şu davalara atıfta bulunmuştur: Zana / Türkiye (25 Kasım 1997, § 50, Hüküm ve Karar Raporları 1997 VII); Karataş / Türkiye ([GC], no. 23168/94, § 44, ECHR 1999 IV); ve Sürek / Türkiye (no. 1) ([GC], no. 26682/95, § 52, ECHR 1999 IV). Hükümet, söz konusu müdahalenin "demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığına" dair değerlendirmeyi, Mahkemenin takdirine bırakmıştır.
2. Mahkemenin değerlendirmesi
(a) 10. Maddenin Uygulanabilirliği ve Müdahalenin Varlığı
25. Mahkeme, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapıldığı iddia edilen söz konusu müdahalenin, Sözleşme’nin 10. Maddesinde belirtilen hakların ihlal edilmesi suretiyle kendisini mağdur hale getiren bir tedbirden başvuranın doğrudan etkilenip etkilenmediğinin önceden belirlenmesine dayalı olduğunu tekrarlamaktadır (bk. Altuğ Taner Akçam, yukarıda atıfta bulunulmuştur, § 65).
26. Mahkeme, ayrıca, Sözleşme’nin 10. maddesinin sadece dile getirilen fikirlerin ve bilgilerin özünü değil, aynı zamanda bunların aktarılma biçimini de koruduğunu tekrarlamaktadır (bk. diğer kaynaklar arasından, Palomo Sánchez ve Diğerleri / İspanya [GC], nos. 28955/06, 28957/06, 28959/06, and 28964/06, § 53, ECHR 2011). Aslında, Mahkeme içtihadına yönelik bir değerlendirme, Sözleşme’nin 10. maddesinin sadece konuşmalar ve yazılı metinler gibi daha yaygın olan ifade biçimlerinde değil, aynı zamanda insanların bazen görüşlerini, mesajlarını, fikirlerini ve eleştirilerini iletmeyi tercih ettiği diğer ve daha az görünür medya kanallarında da uygulanabilir olduğunu göstermektedir (bk. özellikle, Murat Vural / Türkiye, no. 9540/07, § 44, 21 Ekim 2014, ve bu kararda yer alan örnekler, §§ 45-51). Bunun yanı sıra, bazı durumlarda, Sözleşme organları, dolaylı ifade özgürlüğü hakkının da kendini ifade etmeye zorlanmama "negatif hakkını" teminat altına aldığı kanaatine varmıştır (bk. örneğin, K / Avusturya, no. 16002/90, 13 Ekim 1992 tarihli Komisyon Raporu, § 45; Stroha / Avusturya, no. 20871/92, 7 Nisan 1994 tarihli Komisyon Kararı; ve aksi ile ispat edilen, Gillberg / İsveç [GC], no. 41723/06, §§ 86 ve 94, 3 Nisan 2012). Bu doğrultuda, kuşkulu bir davranış biçiminin Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamına girip girmediğinin değerlendirilmesinin kısıtlayıcı değil, kapsayıcı olması gerekmektedir (bk. Murat Vural, yukarıda atıfta bulunulmuştur, § 52).
27. İçtihat hukuku ışığında, Mahkeme, belirli bir eylemin veya davranış biçiminin Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamına girip girmediğine karar verirken, özellikle nesnel bir bakış açısıyla görülebilen ve açığa çıkan niteliği ve söz konusu eylemi gerçekleştiren veya davranışta bulunan kişinin amacı veya niyeti ile ilgili olmak üzere, söz konusu eylem veya davranışın mahiyeti ile ilgili değerlendirme yapılması gerektiği görüşünü benimsemiştir (ibid., § 54).
28. Görülmekte olan davada, Mahkeme, 2820 sayılı Kanunun 81. Maddesinin (c) fıkrasını ihlal ederek, bazı delegelerin Kürtçe konuşmasını engellemediği için, bir siyasi partinin genel başkan yardımcısı ve söz konusu partinin kongresinde divan başkanı olan başvuran aleyhinde ceza davası açıldığını belirtmektedir. Başvuran, devletin görevlendirdiği müfettişin uyarılarına rağmen, bu şekilde davranmaya devam etmiştir; ki bu durum, nesnel bir bakış açısına göre, devleti temsil eden bir yetkiliye karşı açıkça saygısızlık içeren bir eylem olarak addedilebilir. Bunun da ötesinde, Mahkeme, kendisi aleyhinde açılan ceza davası sürecinde, başvuranın, Kürtçenin hayatın her alanında kullanılması gerektiği; Kürtçe konuşan kişilerin ana dilinde konuştuğu; ve insanları ana dilinden başka bir dilde konuşmaya zorlamanın kendisi açısından ne yasal ne de etik olduğuna dair görüşlerinden dolayı, delegeler Kürtçe konuşurken divan başkanı olarak müdahale etme yetkisini kullanmadığını açıkça ifade ettiğini belirtmektedir. Yukarıda bahsedilenler ışığında, Mahkeme, başvuranın, belirli bir davranışta bulunarak, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında ifade özgürlüğü hakkını kullandığı sonucuna varmıştır (bk. 10. Madde ışığında okunan 11. Madde bağlamında, Ezelin / Fransa, 26 Nisan 1991, § 41, Seri A no. 202). Bu yüzden, bu hüküm, mevcut davada uygulanabilir durumdadır.
29. Mahkeme, başvuranın, 2820 sayılı Kanunun 117. maddesi uyarınca suçlandığını ve Asliye Ceza Mahkemesi tarafından bir yıl hapis cezasına çarptırıldığını beyan etmektedir. Başvuran aleyhinde açılan ceza davası, ulusal mevzuatta öngörülen zaman aşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle ortadan kaldırılmış ve bu yüzden mahkûmiyetin artık geçerliliği kalmamıştır. Ancak, aktif bir siyasetçi olan başvuran, ceza davasının sürdüğü yaklaşık yedi yıl boyunca, hapis cezası gerektiren cezai bir müeyyide tehdidi ile karşı karşıya kalmaya devam etmiştir. Bunun yanı sıra, aynı uzun süre boyunca, siyasi parti kongrelerinde divan başkanı olarak seçildiği takdirde, benzer suçlardan dolayı, diğer bir deyişle bir siyasi partinin kongrelerinde Kürtçe kullanımının engellenmemesi suçlarından dolayı, kendisi aleyhinde yeni bir soruşturma başlatılması riskini göze alıp almama konusunda kararsız kalmıştır. Yukarıda bahsedilenler göz önüne alındığında, Mahkeme, 2820 sayılı Kanunun 81. maddesinin (c) fıkrasında yer alan yasağın söz konusu dönemde uygulanmasının, ifade özgürlüğü hakkına, başvuranı doğrudan etkileyecek nitelikte müdahale edilmesi anlamına geldiği görüşünü benimsemiştir. (bk. gerekli değişikliklerin yapılması şartıyla, Dilipak, yukarıda atıfta bulunulmuştur, § 49).
30. Yukarıda bahsedilen sebeplerden dolayı, Mahkeme, Hükümetin başvuranın mağdur konumuyla ilgili ilk itirazını reddetmiştir.
(b) Müdahalenin gerekçeye dayalı olup olmadığı
31. Bu tür bir müdahale, "kanunda öngörülmediği", 10. maddenin 2. fıkrasında belirtilen bir ya da daha fazla meşru amacı gözetmediği ve bu amaca veya amaçlara ulaşmak için "bir demokratik toplumda gerekli görülmediği" sürece, Sözleşme’nin 10. maddesine aykırı olacaktır.
32. Mahkeme, "kanunda öngörülen" ifadesinin, 10. maddenin 2. fıkrası kapsamında, şüpheli tedbirlerin ulusal mevzuatta bir temeli olmasını gerekli kıldığını, ancak söz konusu kanunun niteliğine de atıfta bulunduğunu; ilgili kişiler için ulaşılabilir olmasını ve bu kişilerin sonuçları öngörebilmesini gerekli kıldığını; ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerekli kıldığını tekrarlamaktadır (bk. diğer kaynaklar arasından, Dink / Türkiye, no. 2668/07, 6102/08, 30079/08, 7072/09 ve 7124/09, § 114, 14 Eylül 2010).
33. Öngörülebilirlik, "kanunda öngörülen" ifadesinde yer alan şartlardan birisidir. Bu yüzden, bir norm, vatandaşlarının davranışlarını düzeltmesini sağlayacak yeterli kesinlikte hazırlanmadığı sürece, "kanun" olarak addedilemez; eylemin neden olabileceği sonuçların belirli koşullar altında makul ölçülerde - ihtiyaç duyulduğunda uygun tavsiyelerle birlikte - öngörülebilir olması gerekir (bk. Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano / İtalya [GC], no. 38433/09, § 141, ECHR 2012, ve Delfi AS / Estonya [GC], no. 64569/09, § 121, ECHR 2015). Bu sonuçların mutlak kesinlikte öngörülebilir olması gerekmez; tecrübeler bunun gerçekleştirilemediğini göstermektedir (bk. Perinçek / İsviçre [GC], no. 27510/08, § 131, 15 Ekim 2015).Kesinlik arzu edilebilir olsa da, uygulamada aşırı sertlik getirebilir ve kanunun değişen koşullara uyum sağlaması gerekir. Dolayısıyla, pek çok kanunda, az ya da çok belirsiz ve yorumlanması ve uygulanmasında sorunlar ortaya çıkan hükümler kaçınılmaz olarak bulunmaktadır (bk. örneğin, Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July / Fransa [GC], no. 21279/02 and 36448/02, § 41, ECHR 2007 IV).
34. Erişilebilirlik ile ilgili olarak, Mahkeme, söz konusu hükümlerin bu koşulu yerine getirdiğini, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 24 Nisan 1983 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandığını belirtmektedir.
35. Öngörülebilirlik ile ilgili olarak, Mahkeme, 2820 sayılı Kanunu’nun 81. maddesi’nin ifade tarzının, siyasi partilerin Türkçe dışında başka bir dili tüzüklerinde ve programlarında, kongrelerinde ve toplantılarında ve propaganda faaliyetlerinde kullanmasına koşulsuz bir yasaklama getirdiğini beyan etmektedir. Kanunda, "bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar" ifadesi yer almıştır. 2820 sayılı Kanunun 117. Maddesi, 2820 sayılı Kanunu’nun 81. Maddesi’nde yasaklanan eylemlerde bulunan kişiler için en az altı ay hapis cezası öngörmüştür.
36. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin 117. maddeyi anayasaya aykırı bulduğunu ve iptal ettiğini beyan etmektedir. Anayasa Mahkemesi, siyasi partilere yönelik yasaklanan eylemlerde bulunan kişilerin kovuşturulmasının, Anayasa’nın 38. maddesi’nde belirtildiği üzere, suç ve cezaların kanunda yer alması gerektiği ilkesine aykırı olduğuna karar vermiştir.
37. Mahkeme tarafından talep edilmesine rağmen, Hükümet, bu hükümlerin söz konusu dönemde nasıl yorumlandığını gösteren davalara dair örnekleri sunmamıştır.
38. Yukarıda bahsedilenler göz önüne alındığında, Mahkeme, 2820 sayılı Kanunu’nun 81. maddesi’nin, ne tür bir eylemsizliğin kovuşturmanın temelini oluşturabileceği ve kimler için uygulanacağı ile ilgili olarak, kesinlikten uzak olduğuna karar vermiştir. Bu doğrultuda, 2820 sayılı Kanunu’nun 81. maddesi’nin ifade tarzının, başvuranın, siyasi partinin kongresinde divan başkanı olarak görev yaparken bazı delegelerin Kürtçe konuşmasına müdahale etmemesi sebebiyle 2820 sayılı Kanunu’nun 117. maddesi uyarınca kovuşturmayla karşı karşıya kalacağını öngörmesini sağlayacak kadar açık olmadığına kanaat getirmiştir.
39. Dolayısıyla, başvuranın ifade özgürlüğüne müdahale edilmesi kanunda öngörülmemiştir. Böylece, Mahkeme’nin, bu müdahalenin meşru bir amaç gözetip gözetmediğini ve gözetilen amacın orantılı olup olmadığını belirlemesine gerek duyulmamaktadır.
40. Bu sebeple, Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesi’nin ihlal edildiğine karar vermiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
41. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
42. Başvuran, kendisiyle ilgili yürütülen uzun dava süreci sebebiyle, miktarı Mahkeme’nin takdirine bırakarak, maddi tazminat talebinde bulunmuştur. Daha sonra, başvuran, Sözleşme’nin 6, 10 ve 11. Maddelerinin ve 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesi’nin ihlal edilmesi sebebiyle, 60,000 Türk lirası (TRY) (yaklaşık 20,800 Avro (EUR)) manevi tazminat talep etmiştir.
43. Hükümet, Mahkeme’ye, maddi tazminata hükmetmemesi çağrısında bulunmuştur; çünkü, Hükümet, başvuranın, tazminat talebinde belirli bir miktar belirlemediğini ifade etmiştir. Hükümet, başvuranın manevi tazminat talebiyle ilgili olarak takdiri mahkemeye bırakmıştır.
44. Mahkeme, başvuranın talebinde herhangi bir detay belirtmemesi üzerine, tespit edilen ihlal ile ileri sürülen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik ilişkisinin bulunmadığı kanısına varmış ve bu nedenle, söz konusu maddi tazminat talebini reddetmiştir.
45. Ancak, Mahkeme, başvuranın, sadece Mahkeme’nin ihlal kararı vermesiyle telafi edilemeyecek sıkıntı ve üzüntü yaşadığına kanaat getirmiştir. Tespit edilen ihlalin niteliğini dikkate alarak, Mahkeme, başvurana 7,500 Avro manevi tazminat ödenmesini uygun bulmuştur.
B. Masraf ve Giderler
46. Başvuran, avukat ücretleri dâhil olmak üzere, yerel mahkemelerde ve Mahkeme’de ortaya çıkan masraf ve giderler için 12,000 TRY (yaklaşık 4,166 Euro) tazminat talebinde bulunmuştur. Talebini desteklemek amacıyla, başvuran, kendisini yerel mahkemelerde ve Mahkeme’de temsil eden avukatların harcadığı zamanı gösteren ayrıntılı bir hesap dökümü sunmuştur. Burada yer alan miktarlar, Diyarbakır Barosu’nun tavsiye ettiği ücret tarifesi uyarınca hesaplanmıştır.
47. Hükümet, talep edilen miktarlara itiraz etmiş ve talep edilen miktarların kanıtlanmamış olduğunu ileri sürmüştür.
48. Mahkemenin içtihatlarına göre, başvuran, talep ettiği miktarların gerçekten ve gerekli olarak ortaya çıktığını ve miktar bakımından makul olduğunu ispatlamak suretiyle, masraf ve giderlerin kendisine geri ödenmesi hakkına sahiptir. Bu davada, başvuran, yerel mahkemelerde bu masraf ve giderlerin gerçekten ortaya çıktığını ispatlayamamıştır. Bu nedenle, bu konudaki talebi reddedilmiştir.
49. Mahkeme’de ortaya çıkan masraf ve giderlerle ilgili olarak, avukatı tarafından hazırlanan detaylı ücret tarifesi ve yukarıdaki kriterleri dikkate alarak, Mahkeme, toplam 2,000 avro ödenmesinin makul olacağı kanaatine varmıştır.
C. Gecikme Faizi
50. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,

1. Hükümetin başvuranın mağdur konumuyla ilgili itirazının esasa ilişkin incelemeyle birleştirilip reddedilmesine;

2. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;

3. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;

4. (a) Davalı Devlet tarafından, başvurana, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde; ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere:

(i) manevi tazminat olarak, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 7.500 avro (yedi bin beş yüz avro) ödenmesine;
(ii) mahkeme masrafları ve giderleri ile ilgili olarak, miktara yansıtılabilecek vergiler hariç olmak üzere, 2.000 avro (iki bin avro) ödenmesine;

(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranda basit faiz uygulanmasına;

5. Başvuranların adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.

İşbu karar, İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 13 Eylül 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley Naismith Julia Laffranque
Yazı İşleri Müdürü Başkan

  Avukat   -   AİHM Kararları
0 0
0 yanıt   -  

Avukatlara soru sormak için